Sıradağlar Nasıl Yazılır?
Hayatımda bazı şeyler vardır ki, kalbimde bir iz bırakır. Hatta bir iz değil, bir yara gibi. O kadar derin, o kadar eski ki, her hatırladığımda içimde bir acı uyanır. İşte bu yazının da en derin kökeni o acıya dayanıyor. O acıyı hiç unutmadım, her ne kadar yıllar geçse de. Bir gün, Kayseri’nin o soğuk kış akşamlarından birinde, bir çayın başında otururken “Sıradağlar nasıl yazılır?” diye sordum kendime. Bu sorunun cevabını bulmak için, geçmişte yaşadığım bir anıyı ve o anıyla bağlantılı duyguları çözmem gerektiğini fark ettim.
Bir Kış Akşamı: Kayseri’nin Buz Gibi Havası
O anı hatırlıyorum. Soğuk bir Kayseri akşamıydı. Yüksek binaların arasından rüzgar uğuldayarak geçiyor, her şeyin içine dondurucu bir sessizlik yerleşiyordu. O gün, eski bir defterimi bulmuştum. Bir zamanlar, içimdekileri yazmak için en çok başvurduğum yerdir o defter. Defteri açınca, aklıma geliveren ilk şey, yıllar önce bir okul ödevim olmuştu: “Sıradağlar nasıl yazılır?” O zamanlar, Kelkit’i, Ova’yı, bir de o dağları düşleyerek yazmıştım. Ama şimdi, birden aklıma geldi ki, dağlar gibi yazmak başka, sıradağlar gibi yazmak bambaşka bir şeydi.
Havanın soğukluğu, ellerimden sızan rüzgarla birleşince, derin bir nefes aldım. Kalbim, her zamanki gibi, her küçük duygusunu, her acısını o an hatırlatıyordu. Yıllar önce “Sıradağlar” kelimesinin nasıl yazıldığını sorgularken hissettiğim şaşkınlığı hatırladım. O zamanlar, kelimeleri doğru yazmak her şeydi. Ama bugün, doğru yazmanın sadece bir yüzey olduğunu fark ettim. Bir kelimeyi doğru yazmak, sadece bir anlam taşır. Ama doğru duyguyu, doğru hisleri aktarabilmek, işte o başka bir şeydi.
Sıradağlar ve Bir İlk Seferin Heyecanı
Bir yaz akşamıydı, orman köyünde bir yürüyüş yapmayı planlıyordum. İlk kez dağlara doğru yol alacak, sırtımda çantamla belki de yeni bir yolculuğa çıkacaktım. “Sıradağlar”ı bu kez daha derinden hissetmek, hislerimle anlamak istiyordum. Biliyordum ki, sadece gözle görmek yetmezdi. Bir dağın üstüne çıkmalı, nefes almak, rüzgarın nasıl estiklerini hissetmeliydim. O gün o dağların eteğine vardığımda, hep bir arayış vardı içimde. Nereye gitsem, nereye dönsem, bir şeyleri bulmayı bekliyordum. Belki de sıradağları doğru yazmanın sırrı, onları yaşamakta gizliydi.
Rüzgar o kadar sert esiyordu ki, her adımımı atarken sanki bacaklarım beni taşıyamayacak gibiydi. Ama bir şey vardı, bana iten bir şey… Bir içsel güdü, “Devam et!” diyordu. Adımlarım arasında sanki o sıradağların her birinin sırrını çözecekmişim gibi bir his vardı. O an, içimdeki boşluğu hissettim, dağlar gibi büyük, ama belirsiz.
Birkaç saat sonra, yorulmuş bir şekilde dağların zirvesine yaklaşırken, o yükü kaldırmanın ne demek olduğunu daha iyi anladım. Yazarken, bazen kelimelerle taşırız kalbimizdeki o yükü, ama bazen de o yük, kelimelere ulaşmayı engeller. Sıradağlar gibi yazmak da, yükleri taşımak gibidir. Zorluklarla doludur, ama zirveye yaklaştıkça, o yüklerin geride kaldığını hissedersiniz.
“Sıradağlar Nasıl Yazılır?” Sorusu ve İçimdeki Boşluk
Bir yanda sıradağların doruklarına tırmanırken, diğer yanda da kendi iç yolculuğum devam ediyordu. O dağlara her adım attıkça, içimdeki boşluk bir nebze daha doluyordu. Sıradağlar, sadece dağlar değildi. O dağlar, her bir insanın içinde barındırdığı duygusal engellerdi. Bir o kadar uzak, bir o kadar da yakın. Dağlar, hayatın zorluklarını simgeliyordu. Sıradağlar, her zaman o engellerin en büyüğüydü.
Ve işte o an, o kadar uzaklarda, o kadar zirveye yakınken bir şey fark ettim. “Sıradağlar nasıl yazılır?” sorusunun cevabı, içindeki o boşluğu doğru hissetmekteydi. O boşluğu anlamadan, o dağları aşmak imkansızdı. Zihnindeki dağları aşmadan, yazın da gerçek olamazdı. Her harf, her kelime, bir engelin aşılması gibiydi. “Sıradağlar”ı yazmak, sadece bir kelimenin doğru yazılması değil, o kelimenin gerisindeki acıyı, hüznü, umudu doğru anlamaktı.
O günün akşamında, bir dağın eteğinden geri dönerken, bir yandan rüzgarın sesini dinliyor, bir yandan da dağların bana öğrettiklerini hatırlıyordum. Ve o dağları nasıl yazacağımı artık biliyordum. Sıradağlar, insanın içindeki duyguları, hayatın en zorlu anlarını yazıya dökmek gibiydi. Onları yazarken, bir o kadar acı çekersiniz, ama o acının ardından gelen huzur, her şeyin en güzel halidir.
Kapanış: Yazının Beni Bulması
Eve döndüğümde, elimde sadece bir çay vardı ve geceyi dinlerken kalbimde bir huzur vardı. O huzur, dağların zirvesine tırmanmanın verdiği bir huzurdu. O gün fark ettim ki, “Sıradağlar nasıl yazılır?” sorusunun cevabı, sadece bir soru değil, bir yolculuktu. O yolculuk, insanın içindeki korkuları, acıları, umutları yazıya dökebilmesiydi. Bazen bir kelime, dağlardan daha zor olur, ama o kelimeyi doğru yazabilmek, zirveye ulaşmak gibiydi.
Kayseri’nin o soğuk akşamında, kalbimdeki boşluğu yazdım. O yazıyı ne kadar zor da olsa, içimdeki sıradağlar gibi yazdım. Ve o yazı beni buldu.